Suriye’de kim nereyi kontrol ediyor
Şam ve çevresi Beşar Esed'in kendini en güvende hissettiği yer olurken; El Rakka bölgesi tamamen muhaliflerin elinde bulunuyor. Haseke, Deyr El Zor, Halep ve İdlib de muhaliflerin güçlü olduğu yerler arasında.
Salih Muslim: Gözaltına alınanlar silahlı grup
PYD Eş Başkanı Salih Muslim, Rojava’ya gizlice girmeye çalışırken gözaltına alınanların silahlı eğitim görmüş gruplar olduğunu belirtti.
Mesut Barzani: PYD benim için bitti
Federal Kürdistan Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, PKK'nin Suriye'deki kolu PYD'nin 75 Kürt Demokratik Birlik Partisi üyesini kaçırarak Hewlér antlaşmasına ihanet ettiğini belirtti.
Faysal Yaman

Müslüman Türkler, Suçlusunuz

22 Haziran 2012 Cuma 02:55

Kürt halkının sorunlarına değinme ve gasp edilmiş hakların iade edilmesi konusunda epey aşamanın kat edildiği bir hakikat. Bu gerçeği inkâr etmek veya ret etmek hiç kimsenin karı olmasa gerek. Bu konuda atılan adımların halen Kürt halkının gasp edilen haklarının iadesinden öteye gitmediğini bilmekte de yarar var.

Yine bilinmesi gereken bir gerçek var ki bu ülkede tüm halkların eşit, adil ve kardeşçe yaşama hakkının olduğu…

Bu güne kadar yapılan çalışmalar bunu hala sağlayabilmiş değil. “Haklar” adına atılan adımlar sadece bu güne kadar yapılan zulümlere son vermekten öte gitmiş değil.

Bu konuda Kürt halkının istekleri çok açık...

Bu ülkede yaşayan Türk kardeşimiz hangi haklara sahip ise bir Kürd’ün bir Arap’ın, bir Arnavut’un da aynı haklara sahip olması gerektiği… Yani kısaca “Eşit şartlarda kardeşçe bir yaşam ortamı” istiyorlar. Bu sanırım “Her halka tanınması gereken bir hak” olsa gerek.

Bunu belirtirken de şunu dile getirmekte fayda var. Göründüğü kadarı ile Kürtler, bir halk olarak ayrılma, bölünme ve bu ülkeden kopma peşinde değiller. En azından bugün görünen bu…

Bu konu da Kürt hakları için mücadele eden PKK ve BDP gibi kesimlerinde vardığı son durum da budur… Bu sonucu örgütün söz sahibi elemanlarının yaptığı açıklamalardan da anlamak mümkün…

Neyse, benim asıl değinmek istediğim mesele başka. Benim asıl değinmek istediğim “Müslüman Türklerin” bu işin neresinde oldukları…

Yıllar yılıdır “Müslüman Kürt halkının her türlü zulmü gördüğü, baskı altında kaldığı kabul edilen bir gerçek..  Kürt halkına değişik katliamların yapıldığı ve zulümlerin uygulandığı bu gün değişik belgelerle ortaya çıkmış durumda. Mahkemeler, ortaya koyduğu kanıtlarla bunu şüphesiz götürmez bir şekilde ispatlamış bulunuyor. Bu gerçeğe bu gün devlet dahil hiç kimse inkar etmiyor. Dersim katliamları, Zilan katliamları, Sason katliamları bunlardan devlet tarafından kabul edilen katliamlardan sadece bir kaçı. Herkes bu gerçekler hakkında hem fikir.

Yapılan zulümler artık kabul edilmiş durumda fakat hala “Devekuşu misali” başlarını kuma gömüp hakikatlere sırt çeviren ve bu gerçekleri görmemezlikten gelen bazı kimseler var. Bunlar genellikle ırkçı, milliyetçi nasyonal faşist tutum içersinde olan ama kökleri Mason localarına dayanan kafatasçı zihniyetler. Bu kesimlerin sahip oldukları zihniyet herkes tarafından bilindiği için fazla uzatma gereği duymadan onları inandıklarını iddia ettikleri Allah Azze ve Celle’ye havale etmekle yetinelim.

Benim asıl üzerinde durmak istediğim ve de önemsediğim “Müslüman Türk aydınlar.” Yıllarca fikir ve düşünceleri ile yetiştiğimiz, kitaplarını okuduğumuz, yazılarına değer verdiğimiz, kendilerini eşitlik, adalet ve hak taraftarı olarak gördüğümüz, yazdıkları gazeteleri koltuk altlarımıza sıkıştırarak medarı iftihar olarak gezdirdiğimiz, her şeye rağmen kendilerine saldıranlara karşı kendilerini savunduğumuz “Aydınlar” üzerinde durmak istiyorum.

Bizlerin kardeş olarak gördüğümüz ve örnek gösterdiğimiz bu kişilerden bazılarının son zamanlarda Kürtlerin gasp edilen haklarının iade edilmesini bir minnetmiş gibi görmeleri, eşitlik ve adalet içinde hep birlikte kardeşçe yaşayabileceğimizi savunmaları yerine neredeyse “iade edilen hakları bir lütufmuş gibi görüp başa kakmaları” şaşılacak bir durum olsa gerek...

Bu şahısların bu konuda ki tutum ve davranışları Müslüman Kürtleri incitecek derece de rahatsız edici. Bunda milli duyguların öne çıktığı tartışılmaz bir gerçek…

Bunun son dönemdeki örneği “Abdulkerim ZEYDAN”ın başlattığı “Çatı katı sığınmacısı” oyunu. Ardından bu fetvayı bize taşıyan “Ünlü fakih Hayrettin KARAMAN”ın açıklamaları. Bu hikâyeye daha fazla girmek istemiyorum fakat “Büyük âlim” olarak bildiğimiz kimselerin kıyası dahi abes ve tutarsız olan ‘kil u kaller’ le “Müslüman Kürtleri” müslüman topraklarında “sığınmacı” haline koyup hakaret edici benzetmelerde bulunmaları utanılacak bir durum olsa gerek…

En acınası ise müslümanların değer verdiği, fikir ve düşüncelerinin birer mihenk olarak kabul edildiği, “alim” olarak benimsenen kimselerin dini değerleri zorlayarak haksızlık ve zulme karşı gelmeleri gereken yerde zalimlere çanak tutar konuma düşmeleri.  

Son zamanlarda “gasp edilen hakların” iade edilmesinin bazı Müslüman köşe yazarlarına dokunduğu görülüyor. Bunlardan biri de çok sevdiğim ve yazılarını takdir ederek okuduğum Hasan KARAKAYA ağabeyim. Akit gazetesinde yazan bu değerli yazar, aynı zamanda gazetenin okunmasını sağlayan kişi.. Kaleminin keskinliği ve haksızlığa karşı gösterdiği cesareti gerçekten takdir edilmeye değer. Her ne kadar “Müslüman Kürtler” konusunda çoğu zaman “ketum” davransa da bizler yine de onu “Allah” için seviyoruz. Onun görüş ve düşüncelerine önem veriyoruz.

Gelelim şimdi Sayın KARAKAYA’nın yazısına…  

Hasan Bey, yazısında Kürt hakları savunucusu BDP ile ilgili “Şakazade ve Baloncu” benzetmesine gitmiş. Bu benzetme ile BDPyi eleştirirken gasp edilen hakların iadesini de “bir hakka karşılık bin verilmiş” gibi göstermeye çalışıyor. Bu halk dilinde “Kaş yapayım derken göz çıkarmak” anlamına geliyor.  

Bir kere Sayın KARAKAYA’nın “Kürt hakları” ile ilgili gelişmeyi böyle bir benzetme ile anlatmasının hiç de yakışık almadığını belirtmek isterim. BDP gibi solcu ve tasvip etmediğim bir kesimi eleştirirken gasp edilen hakların iadesini bir minnetmiş gibi görmesi ve “bir isterken bin hakkın verildiği” gibi bir benzetmenin hiç de bu konuya uygun düşmediğini belirtmek isterim.

Kimsenin kimseye cebinden bir hak verdiği veya bir lütufta bulunduğu yok. Sadece ortada yıllardır bir kesim tarafından zulüm ve zorbalıkla gasp edilen haklar var. Ve bu gün en saf ifade edilişle “el konulan, zulm ile alınan bu haklar” iade ediliyor.

Meselenin biraz daha anlaşılabilmesi için şöyle bir empati ile izah etmek gerekiyor. Bir Türk’e; “Siz Türk değilsiniz, Türk diye bir millet de yoktur. Aslında hepiniz Yunansınız veya Russunuz. Rusça konuşmak zorundasınız, çocuklarınız aslında Rus, sizler de dağ Ruslarısınız. Türkçe konuşmanız yasak, yazmanız yasak, okumanız yasak, dilinizi kullanmanız yasak, eğitimi kendi dilinizle yapmanız yasak, Vs. vs dense ne dersiniz?

Kimin haddine böyle bir şey söylemek? “Bunları biz Türklere dayatanlara karşı gerekirse savaşırım.” dersiniz gibi geliyor bana haklı olarak…

Eğer bunu demiyor ve sabretmeyi tercih ediyorsanız, sizlere “tebrikler!” Her şeye rağmen beraber yaşamak zorunluluğunu her şeyin üzerinde görüyorsunuz, demem gerekiyor. Ama bunu nereye kadar sürdürebilirsiniz?

Şimdi aynı şeyi Kürt halkı için de düşünelim. O zaman Sayın KARAKAYA’nın verildiğinden dem vurduğu hakların “Hak mı? Yoksa minnet mi?” olduğunu değerlendirmek gerekiyor.  

İlk zamanlarda “PKK ve BDP” gibi kesimlerin  “Olağanüstü halin kaldırılmasını” istemekle yetindiklerini fakat sonradan bununla yetinmemeye başladıklarını söylüyor.

Şimdi sormak gerekiyor. “Olağanüstü halin” uygulanması olağan bir şey midir? Bir ülkede iki değişik yönetimin olması doğru mudur? Ülkenin bir kısmında bir hukuk, diğer kısmında ayrı bir hukuk uygulanıyorsa böyle bir ülkede adaletten bahsedilebilir mi? Ülkenin bir kısmında katliam, ölüm, şiddet, hukuksuzluk alıp başını gidiyorsa, bir yerde iki ayrı hukuk uygulanıyorsa, hukuksuzluk ve kanunsuzluk hüküm sürüyorsa bu başlı başına bir bölünmüşlük değil midir? Bu bölünmüşlüğü gidermek, o ülkenin iktidarının görevleri arasında yer alması gerekmiyor mu?

Eğer eşitlik, adalet ve hukuk devletinden bahsedilecekse bunu kaldırmakla iktidar, sadece kendi sorumluluğunu yerine getirmiş olur. Yoksa hiç kimseye ekstradan bir hak verilmiş değildir. Bunu bu şekilde görüp böyle değerlendirmek gerekiyor. Aksi takdirde “verilen hakları” minnet gibi gören kimselerin de Allah indinde bu zulme ortak olacakları muhakkaktır.

Her halde bu haksızlığa karşı çıkmak ilk etapta bu ülkenin “Müslüman Aydınlarının” omuzunda olmalıdır.

Şimdi yüzde elli “Müslüman Kürtlerin” oylarını alan iktidarın, son on yılda iade ettiği haklara bir bakalım. Sayın KARAKAYA bu hakları şöyle sıralıyor.

“Cezaevlerinde oğluyla “Kürtçe” konuşulma yasağının kaldırılması, “Kürtçe gazete, dergi ve kitap yayını”nın yanı sıra “Kürtçe tiyatro” sahnelenmesine imkân tanınması, “Farklı dil ve lehçelerde kurs açılması, yayın yapılması ve müzik dinlenmesi”, “Ailelerin çocuklarına “Kürtçe isim” verebilmesi”  “Suzan” ile “Zozan” arasında farkın kaldırılması.”, “TRT’de 24 saat süreyle “Kürtçe” ve “Arapça” yayınların yapılması.”  “Özel televizyon ve radyolara “sürekli Kürtçe yayın yapabilme” imkânının sağlanması.”  “Üniversitelerde “Kürtçe”ye yönelik “enstitü”ler kurulup, “seçmeli ders” konulabilmesinin yolunun açılması.” “Ahmedi Hani gibi; Kürt tarihi ve kültüründe önemli yeri olan şahsiyetlerin isimlerinin özel okullara verilebilmesi.”

Şimdi, Allah aşkına!.. Şöyle bir düşünelim… 

Bu saydıklarımızın yasaklanmasının hakta ve hukukta nasıl bir yeri vardır? Hangi ülke ve devletlerde böyle “saçma yasaklar” konulmuştur. Allahu Teala bu saydığımız yasaklamaların hangi birini doğru görmüştür?  Aklıselim olan tek bir kişi bile bu yasakları savunabilir mi?

Hal bu iken, kalkıp bu gasp edilen haklar üzerindeki yasakların kaldırılmasını bir minnet ve lütuf gibi görmek ve de başa kakmak hangi hukukta geçerlidir? Düşünmek gerekiyor.

Aslında unutulmaması gereken iade edilen bu haklarla sadece bu güne kadar yapılan zulümler ortadan kaldırılmıştır. Hiç kimse kimseye lütfedip müspet bir hakta bulunmamıştır. Bunu artık doğru anlamak gerekmektedir.

Herkesin bilmesi gereken bir şey var ki Kürt halkının % 50si iktidara bu zulmü kaldırması için oy vermiştir ve onu desteklemiştir. Dolayısı ile iktidar da verilen oyların gereği olarak bu zulümleri kaldırmaktan sorumludur. Bunun aksini düşünmek Kürt halkına ve Kürt halkının oylarına saygısızlıktan öteye gitmeyecektir.

İade edilen hakların geri verilmesini ve yapılan zulmün kaldırıldığını görmezlikten gelmemiz tabi ki mümkün değildir. İade edilen hakları hiç kimse görmemezlikten gelemez. Bunun için de Kürt halkı üzerine düşen görevi hakkı ile yerine getirmiş, tüm baskı ve zorlamalara rağmen iktidarı desteklemiştir.  

Şimdi Sayın KARAKAYAya sormak gerekiyor. Yoksa sizce bunlar tanınmamalı mıydı? Örneğin cezaevinde insanların anadilleri ile konuşmamaları mı gerekiyordu? Bu yukarıda sayılanların yasaklanması acaba sizce de başlı başına büyük bir zulüm değil mi? Bu yapılanlarla “Hak mı verildi yoksa yapılan bu büyük zulümlere bir son mu verildi? Üstelik bu verilenlerin hemen hemen hiç biri daha kanun ile güvence altına bile alınmış değil…

Bu bahsedilenlerin hepsi gasp edilmiş hakların iade edilmesi değil mi? Gasp edilen hakların geri verilmesi bir minnet olarak mı görülüyor? Acaba olması gereken de bu değil midir?

Bir halkın, bir milletin varlığını inkâr etmek, yok saymak, ikinci sınıf insan görmek, kendin için istediğini onun için istememek imanın zedelenmesini gerektirmez mi?

Bir müslüman olarak cevap verilmesini istiyorum. Asli unsur olarak Müslüman Kürtlerin Müslüman Türk’ün sahip olduğu tüm haklara sahip olması gerekmez mi?

Elbette ki “Sahip olmalıdır.” diyeceksiniz. O halde sizler; bir Filistinli, bir Çeçen, bir Boşnak, bir Morolu müslümanın hakkını savunmak gerektiği gibi “Müslüman Kürt” kardeşlerinizin haklarını da savunmak zorunda değil misiniz?

Sizler de PKK ve BDP’ye karşı gösterdiğiniz tepkinin Müslüman Kürt halkının haklarına karşı gösterilen bir tepkiye dönüşmemesi gerektiğini çok iyi biliyor ve bu ince çizgiyi gözetiyorsunuz. Bu konunda sizi takdir etmemek mümkün değil fakat gasp edilen hakların bir lütuf gibi sunulmasını da kesinlikle doğru görmüyorum. 

PKK ve BDP’nin Kürt halkını temsil etmediğini sizler de çok iyi biliyorsunuz. Fakat üzülerek söylemem gerekir ki maalesef Müslüman Kürt halkının bu gün sahipsiz ve kimsesiz kalmasının bir nedeni de siz “Müslüman Türkler”siniz. “Müslüman Kürtlerin” sizleri kardeş bildiği ve sizlerle omuz omuza vererek zulüm ve haksızlıklara karşı canla başla mücadele ettiği zamanlarda Kürt halkına karşı “İslam kardeşliği”nin gerektirdiği “Kardeşlik hukukunu” gözetmediniz.

Müslüman Kürtler”e ihtiyaç duyduğunuzda “Bizler Müslümanız ve kardeşiz” dediniz. Ama ne zaman ki güç ve iktidar elinize geçti, işte o zaman “Müslüman kürt halkını” kırıp geçirmeye, sürüp dağıtmaya kalktınız. Neredeyse Müslüman Kürtlerin kanını, canını, malını, ırzını helal sayar hale geldiniz. Batıda bir hukuk doğuda ayrı bir hukuk uyguladınız. Bazı beyinsizlerimiz tarafından yapılanlar nedeni ile Kürt halkını “Terörist” olarak gördünüz. “Ermeni” olarak tanıttınız. Müslüman olduklarını, zulüm gördüklerini, haksızlığa uğradıklarını hiç dile getirmediniz. 

Şimdi diyeceksiniz ki “Bunu biz değil dikta güçler yapmıştır.” Doğrudur.

Tabi ki bunu dikta ve zorba güçlerin yaptığını bizler de biliyor ve buna inanıyoruz. Ama sizler de bu yapılan zulümlere seyirci kaldınız. Sustunuz. Ses çıkarmadınız. Size zarar gelmemesi için çoğu zaman zalim güçlerle bir olup onların iftira ve karalamalarını sürdürdünüz. Kimi zaman onların borazanlığını üstlendiniz.

Gerektiğinde göğsünüzü gere gere “Biz Türküz.” Dediniz ama “Biz de Kürdüz.” diyenleri hemen ırkçılık ve bölücülükle suçladınız. Sizden biri öldürüldüğünde, en muttaki geçinen âlimlerinize kadar “Dağı taşı basın, hepsini öldürün” dediniz, bunu savundunuz. Fakat sizlerin hareket ve davranışlarınızın Müslüman Kürtlerin dağlara çıkmasına neden olduğunu görmemezlikten geldiniz. Hala gazete ve televizyonlarda mazlum Müslüman Kürt halkını karalamaktan, eleştirmekten, kötülemekten, iftira ve karalamaların yanında yer almaktan geri durmuyorsunuz.

Sayın Hasan KARAKAYA, siz ve sizin gibi küfre cephe alan, İslam'ın savunucusu durumunda bulunan değerli kişilikleri seviyoruz. Fakat bugün dağların ve şehirlerin savaş alanına dönüşmesinde sizlerin de suçu yok mudur? Bu konuda rahat mısınız? Allah'ın huzurunda verecek cevabınız var mı? Biz onlara “İslam'a gelin, onlar gelmedi.” demekle bırakılıvereceğinizi mi zannediyorsunuz?

Müslümanım diyen Kürtlere “Ya bizlere teslim olur, ya bu topraklardan çeker gider, ya da öldürülürsünüz.” denildiğinde sizler nerelerdeydiniz?

Sizlerin tanıdığı, sizleri de tanıyan Müslüman kardeşlerinizin evlerinde, sokaklarında, köylerinde, kasabalarında, şehirlerinde her gün saldırılarla karşılaşıp güven içinde olmazken, sizler…

Evet siz Müslüman kardeşlerimiz nerelerdeydiniz?

Evet, müslüman kardeşlerimiz olarak bugün savunduğunuz hakikatleri o gün savunmuş olsaydınız ve Müslüman Kürtlere kardeşlik vazifesini yerine getirseydiniz bu gün PKK ve BDP’yi Kürt halkının muhatabı olarak görmek zorunda kalmazdınız…

Peki ya şimdi Müslüman Kürtleri kardeş görüp kardeşlik vazifesini yerine getiriyor musunuz? Müslüman Kürtlere bir kardeş olarak sahip çıkıyor musunuz? Kardeşliğin gereği üzerinize düşen sorumluluğu yerine getiriyor musunuz?

Yoksa bazılarının yaptığı gibi Müslüman Kürtlere sahip çıkmak yerine; onları bölmeye, parçalamaya, birbirine düşürmeye, Kürd'ü Kürd'e kırdırmaya çalışarak “Kendi Müslüman Kürd'ünü oluşturma” projesini hayata geçirmeye mi çalışıyorsunuz?

Durup düşünmemiz gerekiyor. Gerçekten Kürt kardeşlerimize karşı sorumluluk ve görevlerimizi yerine getirdik mi? Ya da yapılan iftira, karalama ve etkisiz hale getirilmeye çanak mı tuttuk… Bunları iyi değerlendirmemiz gerekiyor.

Evet, ben Müslüman bir Kürt olarak Kürtlerin bölünme taraftarı olmadığını biliyorum. Fakat bir Türk kadar da haklara sahip olması gerektiğine inanıyorum. Bu anlamda Kürtlerin azınlık değil asli unsur olduğuna, hepimizin birlik ve beraberlik içinde yaşamamız gerektiğine inanıyorum. Fakat kardeş olarak yaşamamız şartı ile… Türklerin sahip olduğu haklara Kürtlerin de sahip olması şartı ile…

Unutmayın ki PKK ve BDP gibi yapıları sizler muhatap haline getirdiniz…

Eğer sizler zamanında bugün savunup düşündüklerinizi dile getirip Müslüman Kürt halkına sahip çıksaydınız, onların yanında yer alıp haklarını savunsaydınız, karalama ve iftira kampanyalarına çanak tutmasaydınız, bugün muhatap alınacak kimseler sol zihniyetli PKK ve BDP olmayacaktı.

Bu gün “Müslümanlar” olarak hep birlikte kardeşçe bu sorunun üstesinden gelecek Kürt, Türk, Arap, Çerkez, Laz huzur ve saadet içerisinde yaşıyor olacaktık.  

Yine de her şey için yol uzak değildir. Yeter ki kardeş olalım, Allah'ın huzuruna kardeşçe çıkma yüzünü bulalım. “Keşke” demeyeceğim ama sizler İslam'ın hakikatleri ile “Müslüman Kürt kardeşlerinizi” kardeş görüp üzerinize düşeni hakkı ile gerçekleştirirseniz üstesinden gelinmeyecek hiçbir şeyin olmayacağını göreceksiniz. Bu gerçeği hepimizin bilmesini isterim.

Hak ve hakikatte bir olmak dileğiyle Allah'a emanet olunuz.

Yazarın Diğer Yazıları
30 Nisan 2013 Salı 11:51
16 Kasım 2012 Cuma 17:29
21 Ekim 2012 Pazar 20:11
16 Ekim 2012 Salı 08:48
04 Ekim 2012 Perşembe 08:55
17 Eylül 2012 Pazartesi 15:08
07 Eylül 2012 Cuma 13:05
22 Haziran 2012 Cuma 02:55
30 Mayıs 2012 Çarşamba 17:05
20 Mayıs 2012 Pazar 16:16
YAZAR ARŞİVİ
ÖNE ÇIKAN HABERLER