Barzanî: Pêşmerge Rojava’daki kardeşlerini de savunmalı
Kürdistan Bölge Başkanı Mesûd Barzanî Pêşmerge Güçleri’nin Kürdistan Bölgesi’ni koruyarak Rojava’daki kardeşlerini de savunması gerektiğini belirtti.
Rewşa kirdkîya nuştekî
Ez hêvîdar a ke xebata kirdkîya nuştekî bi nê tempoyî roje bi roje hîna aver şiro.
Munaqeşeyo derheqê “zazakî” û “zazayan” de
Munaqeşeyo ke derheqê “lehçe” û “ziwanî” de yan zî rasterast derheqê “zazakî” û “zazayan” de beno, zaf newe yo.
Kürtçe ile Farsça babalarının ortak mirasından yararlanıyorlar

Kürtçe ile Farsça babalarının ortak mirasından yararlanıyorlar

02 Ekim 2012 Salı 18:05
Farsça ile Kürtçe aynı kökten doğmuş, sonradan ayrılmış dillerdir diyen Yazar ve Çevirmen Vahdettin İnce ile Fars Edebiyatı üzerine konuştuk.

Farsça ile Kürtçe aynı kökten doğmuş, sonradan ayrılmış dillerdir diyen Yazar ve Çevirmen Vahdettin İnce ile Fars Edebiyatı üzerine konuştuk.

S-Tasavvuf'un Fars Edebiyatında yeri nedir?
C-Bilgi bağlamında üç kavram etrafında döner bütün mesele: ilim, hikmet ve irfan…ilim varlığı algılama çabası, hikmet bu bilgi ışığında eşyanın ait olduğu yerde değerlendirilmesi, irfan ise bu bağlantının soyut düzlemde estetize edilmesidir. İlimle varlık içinde bilerek yol alırsın. Hikmetle varlığı yönetirsin. İrfanla varlıktan haz alırsın. İrfanın disipline olmuş şeklidir tasavvuf. Buna kurumsal irfan da diyebiliriz. Binlerce yıllık geleneği olan, onlarca düşünce akımına ev sahipliği yapmış, dünya tarihinde rol oynamış bir çok dinle tanışmış ve en son da İslam dinine kucak açmış İran geleneği irfani materyal ve deneyim açısından bölgemizin en zengin kültürüdür. Fars dili ise söylediğim bu tecrübelerin tümüne aracılık etmiştir. Bin yılların süzgecinden süzülerek kesintisiz varlığını sürdüren Farsça irfani anlamları tek bir harfinde bile ifade edecek kudrete ulaşmıştır. Varlık bilgisinin estetize olmuş halinden ibaret tasavvuf ile irfani anlamların mecrası haline gelmiş bu fars dilinin buluşması metafizik zevklerin doruklarına çıkarmıştır İran edebiyatını. İlmin kiylukal, hikmetin ceberutluk ve irfanın da sapkınlık olarak algılandığı durumlar bir yana. Klasik İran edebiyatının bütün temsilcileri bu muhteşem dilin imkanlarını kullanma becerisini sergileyerek hala irfani düzlemde aşılmaz metinler bırakmışlardır bizlere. Tasavvufun irfanı hazzını Mevlana Celaleddin’den güzel ifade eden olmamıştır ve onun dili de Farsçadır.

S-Hafız Şirazi’nin Dıvanında fala bakma hikmeti nedir?
C-İrfan, insan varlık ilişkisinin zevk düzlemindeki adıdır. Ama bunun temelinde sırasıyla ilim ve hikmetin bulunması kaçınılmazdır. İlim ve hikmet binasının çatısıdır irfan. Binasız bir çatının altında barınamazsın. “Lisanu’l gayb” denilen Hafız’ın divanındaki edebi sofraya oturup varlık sahnesini müşahede etmek ancak ilim ve hikmet silsilesinin mütemmim cüzü olan bir irfani bakışla mümkündür. İlmi hikmet ve irfan düzeyine ulaştıramayan dalavereci, hikmeti irfanla buluşturamayan hurafeci, irfanı ilim ve hikmet pınarlarından almayan da hokkabaz olmaktan öteye gidemez. Hafızın divanında varlığın dile geldiğini görmek de mümkün, ondan fal bakmak gibi akıl almaz bir seviyede kalmak da mümkün. Aslında eleştirdiğimiz bu durum bile Hafız divanının büyüklüğünün bir kanıtıdır. Sıradan bir söz sıradan bile olsa insanı böyle bir düşünceye salmaz. İlim hikmet sahibi kişi “dowr-ı gerdun ger du rozi ber murad-ı ma negeşt/ daima yeksan nebaşed hal-ı dewran gam memkhor” dizelerinde “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” ayetini görürken sıradan insan, falında çıkan bu beyti, o günkü işlerinin iyi gitmesinin bir gaybi işareti olarak görür. Her ikisinin de bu metne atfettiği yücelik aynı.

S-Fars Edebiyatının dünya dillerine katkısı ne olmuştur?
C-İnsanların birbirlerinden etkilenmesi gibi diller de birbirlerinden etkilenirler. Sırf bu açıdan bile doğrudan diyebiliriz ki Farsça dünya dillerine etki etmiştir. Yani ilkesel olarak ve bu ilke her dil için geçerlidir. Ama pratikte Farsçanın yakın komşularından başlayarak etkinlik alanında bulunan hemen hemen bütün dillerin üzerinde, onların kendisi üzerindeki etkisinden çok daha fazla ve belirleyici bir şekilde etki ettiğini söyleyebiliriz. Farsçanın bazı diller üzerindeki etkisi kelime vermek şeklinde iken bazı diller üzerinde yapısal bir etki bırakmıştır. Örneğin Arapça üzerindeki etkisi genellikle kelime alışverişi düzeyindedir. Ama orta asyadan başlayarak Anadolu’ya kadar Türki diller üzerindeki etkisi yapısaldır. Türki telaffuzdan dolayı pek belirgin değilse de kelime alış verişi de bayağı yüksek orandadır. Anadolu Türkçesinden farça kelimeleri çıkarırsan en azından haftanın günleri isimsiz kalır. Namaz, oruç, abdest gibi ibadetlere isim bulunmaz. Ama en önemlisi de İran edebiyatının civar edebiyatlara konu ihraç etmesidir. Klasik Türk edebiyatı baştan başa bu İranik konuların Türkçeye tercümesinden ibarettir. Farsça sadece kelime verip civar dilleri güzelleştirmemiştir, ayrıca konu ve malzeme de verip bu dilleri zenginleştirmiştir.


S- Fars edebiyatının felsefi yönü nasıl İslamileşmiştir.
C-Başlangıçta, özellikle İran’ın fethine kadar bir disiplin olarak İslam felsefesi diyebileceğimiz bir alan belirginleşmiş değildi. Ama İran’da Mecusillikten, mazdekizmden vs yoğun bir felsefi çaba görülmüştü. Bu çabanın İran zihnine bir çalışma biçimini kazandırdığı muhakkaktı. İranlılar elverişli dilleri gibi müsait zihinlerini de İslamın yorumuna adadılar ve ileride İslam felsefesi dediğimiz disipline yol açtılar. İbn Sina, Farabi gibi. Molla Sadra ise daha geç dönemlerde olmakla birlikte bu disiplinin temel taşlarıdır. İran asıllı olmayan diğer Müslüman filozoflar da bu İran dilinin ve geleneğinin açtığı yolda yürüdüler. Dolayısıyla kişi olarak değillerse de disiplin olarak İranlıdırlar denebilir.

S-Hafızı Şirazi ile Ahmed-i Cizirenin divanlarının ortak yani nedir?
C-Hafız ile Ciziri ilişkisi Farsça ile Kürtçe’nin ilişkisinin edebiyata yansımasıdır. Farsça ile Kürtçe aynı kökten doğmuş, sonradan ayrılmış dillerdir. Hafız divanına “ela ya eyyuhe’s saki edir ke’sen we nawilha…” beytiyle başlar. Melayê Cizîrî de bu beyitle başlayarak iki dilin ortak kaynağına işaret ettiği gibi iki arifin de aynı menbadan beslendiğine işaret etmiştir böylece. Farsça’nın Kürtçe ile ilişkisi başka herhangi bir dil ile ilişkisine benzemez. Herhangi bir dildeki Farsça bir kelimeyi görüp bu kelime Farsçadır diye bilirsin, ama Kürtçe söz konusu iken böyle bir şey diyemezsin. Kürtçe ile Farsça babalarının ortak mirasından yararlanıyorlar. Kardeşler arasında kelimenin hesabı mı olur! Her iki şair bu hakikati divanlarına yansıtmışlardır. Melayê Cizîrî bir yerde “ger lu’luê mensûr ji nezmê tu dixwazî/guhde şê’ra Melê te’b Şîrazî çi hacet” (Eğer nesrin incilerini nazımda görmek istersen mela’nın şiirini dinle, Şirazîye ihtiyacın yok) derken bunu kast ediyor. Maksadı Şirazi’yi küçümsemek, ötekileştirmek değildir. Demek istediği ikimiz de aynı dil kaynağından, aynı irfan membaından besleniyoruz. Onda ne arıyorsan bende de aynısı var. Dolayısıyla ben burada yanında iken uzaklara gitmene gerek yok… tam da dediğim gibi Farsça’da ne varsa Kürtçe’de de o var. Farsçanın kudreti ayniyle Kürtçe’de de mevcuttur. Farsça kadar belirginleşme imkanını bulamamış olsa da.


S-Mevlana Türk mü yoksa Fars mı, ama mesneviyi farsça yazmış olmasına rağmen kendisine Türk demelerinin sebebi nedir?
C-Mevlana Rum diyarının mukimi bir Farisidir. Tartışılmaz bile. Ama tartışılıyor. Milliyetçilikle malul zihinler bir hakikati kabul etmek için onun kendi ırkından olmasını gerekli görmek gibi akıl almaz bir derekede seyrederler. Mevlana Celaleddin Rumi dediğimiz zat bugünkü Afganistan sınırları içinde kalan Belh şehrindedir. Anadolu’ya geldiği sırada oralar İran sayılıyordu. Belh civarı da Farsların yaşadığı bir yerdir. Fars olmadan da Farsça yazmış olabilir. Ama tarihsel hakikatler köken olarak da İranlı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Ben bu tartışmayı gereksiz görüyorum.

S-Ali Şeriati’nin Türkiye'deki yeri ve etkisi nelerdir?
C-İran’ın Anadolu üzerindeki etkisi derin ve sessiz olmakla beraber tayin edicidir. Bu etki dilden edebiyata, siyasetten ticarete, kültüre ve tarihe kadar geniş yelpazelidir. Anadolu İran’ın bir devamı, İran Anadolu’nun bir uzantısı gibidir. İran İslam devrimi ile birlikte bu derin ve sessiz etki siyasi söylemde de kendini gösterdi. Bunun en somut göstergesi Ali Şeriati’nin kitaplarının büyük bir rağbet görmesidir, diğer İranlı düşünürler gibi. Bir sosyolog olarak Ali Şeriati o kadar etkili oldu ki sosyoloji bölümlerine müracaatlarda patlama oldu dense yeridir. İnsanlar sosyoloji diye bir bilim dalının farkına vardılar, özellikle Müslüman gençler. Bunda yadırganacak bir şey yoktur. Ortak kültürel zeminin, ortak dinin, ortak tarihin bir neticesidir. Türkler orta asyadan deyim yerindeyse uçaklara binip Ankara’ya, İstanbul’a gelmediler. Birkaç yüz yıl İran’da kaldılar. Dilleri İran’da şekillendi. Buralara gelince de sıla-i rahim misali İran’a yönelik bir özlem içinde olmaları son derece doğaldır. Kürtlerin İranla tarihsel ilişkileri ise gayet açıktır. Dolayısıyla bir İranlı düşünürün bu topraklarda makes bulmasında yadırganacak bir şey yoktur.


S-Türk –İran dil ve edebiyatlarının buluştukları noktalar nelerdir?
C-Üçüncü soruya verdiğim cevabın içinde bu sorunun cevabı da olduğunu düşünüyorum. Ayrıca ekleyeceğim bir şey yoktur. Sadece edebiyatın ve dilin her alanında yapısal bir etkinin söz konusu olduğunu söyleyebilirim.

S-Türkiye'de Ali Şeriati'nin kitapların yapılan tahrifatlar hakkında neler düşünüyorsunuz?
C-Bir yazarın eserinde tahrifat yapmak ahlaki bir sorundur. Bazen cahilce gayretkeşlikten kaynaklanır. Tolstoy’un eserlerini çevirirken “şarap içti” diye geçen yerleri “ayran içti” şeklinde çevirmek dindarlığın cehaletle mezc olmuş halinden başka ne olabilir. Aynı durum bir çok yazarın da başına gelmiştir. Ali Şeriati’nin şii olmasından kaynaklanan bazı söylemlerinin Sünni Türk okuyucusunun tepkisine yol açacağını düşünerek işgüzar yayıncı ve mütercimler böyle şeylere tevessül etmişlerdir. Söylediğim gibi ahlaki bir sorundur, aynı zamanda cehaletten kaynaklanan bir durumdur.
 

FHA:CESİM İLHAN

Diğer Haberler